“Pazartesi Sendromu”ydu o; değil mi?
Bakalım kaçımız o “Farkındalık” duygusunu yılın her gününe yayacak…?
Yazar olmanın alengirli tarafları
vardır. Ben ve benim gibi birçok yazar, günün anlam ve önemine binaen yazı
yazmaktan imtina ederler. Bunun nedeni ise takvimin getirdiği bir takım “Farkındalıklara” karşı duruşumuzdur
belki. Takvimler yazarları öyle pek bağlayan bir çetele değildir. Zaman
kavramı, bir yazarın yaşantısında pek fazla yer almaz. Çünkü gecenin bir yarısı
uykusunu yarıda kesip, daktilosunun ya da bilgisayarının başına geçebilen,
olmadı yatağının başucundaki komodinin üzerinde duran defterine notlar
tutabilen bir yapısı vardır, tüm aklı evvel yazarların…
Neyse, Sendrom demiştim az önce.
Burada uzun uzun “Sendrom ne demektir?” sorusunun cevabını yazmaya
kalkmayacağım. Anlatmak istediğim başka. Ama yine de şunu söylemek gerekirse
ortak cevap “Bozukluk” kavramına çıkıyor…
Şimdi aranızdan herhangi birine
“Sendrom nedir?” diye sorsam, birçoğunuz “Pazartesi Sendromu” cevabını verecek.
Bunun nedenini ise, istirahatle geçen bir hafta sonunun ertesinde sabah erken
kalkıp, çalıştığı iş yerinin yolunu tutmak olarak gösterecek.
Az önce de dediğim gibi, yazar kısmı
zamanı biraz farklı yorumlar…
21 Mart tarihine rastlayan tarihler
bütün dünyada “Farkındalık Günü” olarak anlamlandırılır. Bunun sebebi ise her
gün karşılaşabileceğimiz Down Sendromu’na sahip dostlarımızdır.
21 Mart günü herkes sosyal medyada
yaratabileceği kadar “Farkındalık” yarattı. İşte işin bizlik tarafı da bundan
sonrasında; yani 21 Mart haricinde yazılan bir yazıda.
Bakalım kaçımız o “Farkındalık” duygusunu
yılın her gününe yayacak…?
Bizler kendimizi normal olarak
görüyoruz ya, başkaları bize anormal gelir yani hep. Nedeni ise, sanki hepimiz
genetikten çok iyi anlarmışız gibi, kırk altı kromozoma sahip olduğumuzdur.
Yani yirmi üç adet “X” kromozomu, yirmi üç adet de “Y” kromozomu.
Kırk altı kromozom var yani. Hâlbuki bu
çocuklarda bizden bir kromozom fazlası, yani kırk yedi kromozom var. Yani
bizden eksikleri yok. Aksine; sizin anlayacağınız ciddi ciddi fazlaları var.
Şimdi normal olan biziz, anormal olan
onlar, öyle mi? Bunu diyenler de var ki onlar, apayrı bir cahillik ve apayrı
bir mesele… Neyse… Zaten konumuzda o normaller(!) değil
Arada sırada görürüz mesela, ne kadar
güleç bakarlar. Gözlerine baktığınızda ilkin anlamaya çalışırlar. Hafif bir tebessüm
etseniz, o bizden fazla olan kromozomları sayesinde tebessümünüze, gülerek
karşılık verirler. Yüzlerinde hep mutlu bir ifade vardır. Etraflarında olup
bitenlere ilgisiz gibi görünseler de ilgileri vardır.
Algılarlar.
Mutlu görünmelerindeki sebep ise,
kötülük diye bir durumu bilmemeleri. Cidden. Yani planlayarak kötülük yapmaya
meyilleri yok. İsteler de yapamazlar değil yani. Kötülüğü bilmedikleri için
kötü olamazlar.
Bir eksik kromozom yüzünden biz normal
insanlar cinayetler işliyoruz, hırsızlık yapıyoruz, kadınları dövüyoruz,
çocukları öldürüyoruz, savaşlar çıkarıyoruz, ormanları yakıyoruz, hayvanlara
işkence ediyoruz, küfrediyoruz, komşularımız açken tok yatıyoruz, menfaat için
insanları kandırıyoruz, tek ayak üzerinde binlerce yalan söylüyoruz ve üstüne
üstlük yalan yere namuslarımız, şereflerimiz, çocuklarımız, dini değerlerimiz
üzerine yeminler ediyoruz…
Ve bizler kırk altı kromozoma sahip
olduğumuz için normaliz!
Ama onlar bunların hiç birini
yapmıyor. Yapamıyorlar yani. Çünkü dedim ya; kötülüğü bilmiyorlar!
Ve onlar çok iyi bakılmadıkları sürece
uzun yaşayamıyorlar. Genç yaşta bu dünyayı terk ediyorlar. Herhalde yaşamak
zorunda kaldıkları bu kötülüklerle sarmaş dolaş dünyanın pisliğine daha fazla
tahammül edemiyorlar.
Pazartesi Sendromu mu?
Bence bir kez daha düşünün…
Haftaya görüşmek üzere…









