Ermeni Sorunu değil, sorunlu Ermeniler -1
(Yazı Dizisi - 1) Bu yazı dizisini kaleme almamdaki amacım bir Ermeni Sorununun olmadığı, buna mukabil sorunlu Ermenilerin var olduğu ve asıl uğraşılması gerekenin de bu kendini bilmez soytarıların var olduğudur.
1915
yılında bu topraklarda yaşananlar, yıllar sonra karşımıza bir sorun olarak
çıktı. Aslı astarı olmayan ve içerisinde binlerce mesnetsiz iddiayı barındıran
sözde soykırım iddiaları, geçmişte Osmanlı İmparatorluğu’nun, günümüzde ise
Türkiye Cumhuriyeti’nin başını aradan geçen yüz nisan ayında ağrıttı.
Ermenilerin
iddialarına dini kardeşlik alt benliğiyle birçok ülke ve birçok millet hep
sıcak baktılar. Kimse ne Osmanlı belgelerine baktı, ne de Türklerin ifadelerini
ciddiye aldı. Aslında yapılmak istenen, bölünmüş bir Ermeni toplumuyla,
bölünmüş bir Türkiye’nin zeminini hazırlamaktan öte bir durum değildi.
İşin
garibi bu dayanaksız iddialara, bizim ülkemizden bazı yazarların da şahsi
menfaatlerini koruma mantığıyla destek vermeleri ve gittikleri ülkelerde bu
sözde iddiaları gerçekmiş gibi anlatma gayreti göstermeleri, Türkiye
Cumhuriyeti’ne ihanetten bir adım dahi geri çekilmeleridir.
İnsanımıza
düşen, bu dayanaksız iddiaları en az bu iddiayı savunan bir Ermeni kadar
bilmeleri ve elde ettikleri bilgileri mantık süzgecinden geçirerek, her alanda
bu rezil iddialara cevap verebilmeleridir.
İşin
aslını astarını bilmeden, bu rezil ve dayanaksız iddiaları reddetmek, bir
bakıma bu iddiaları ortaya atanların ekmeklerine yağ sürmek olacaktır.
Bu
yazı dizisini kaleme almamdaki amacım bir Ermeni Sorununun olmadığı, buna
mukabil sorunlu Ermenilerin var olduğu ve asıl uğraşılması gerekenin de bu
kendini bilmez soytarıların var olduğudur.
Meseleye
çok da geriye gitmeden başlamak lazım…
1890
yılında Tiflis’te Krisdapor Mikaelyan, Simon Zavaryan ve Stepan Zoryan
tarafından kurulan Taşnaksutyun, zaman içinde komitede yer alan üyelerine göre
aradan geçen on dört yıl boyunca sadece laf üretmişti. Oysa durum hiç de öyle
göründüğü gibi değildi. Taşnaksutyun ve bunlara bağlı Ermeni komitacılar geçen
on dört yıl içerisinde Anadolu’nun birçok yerinde birbirinden kanlı olaylarda
başrolü üstlenmişti. Gerçi Ermenileri topraklarında istemeyen Ruslar, onlara
başka bir memlekette, kısacası Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde, ama Osmanlı
İdaresi’ne gerek coğrafi açıdan, gerekse fikir açısından çok uzak yerlerdeki
topraklarda bir yurt kurmaları halinde hiçbir yardımdan kaçınmayacaklarını açık
açık olmasa da üstü kapalı bir halde ifade etmişlerdi.
Bütün
dertleri bir devlet kurmak, bağımsız olmak ve kendi ayakları üzerinde durmak
olan bu teşkilat üyeleri, zaman içerisinde bu fikrin hiç de göründüğü gibi
kolay olmayacağını anlamışlardı… Tabi haklı olarak kendilerine verilen sözlerin
yerine getirilmesini istiyorlardı.
Ruslardan
başka devreye başka milletler girince Ermeniler için işin rengi çok değişti.
İngiltere,
Fransa ve Atlantik’in diğer tarafında ekonomik gelişmesini büyük bir hızla
devam ettiren Amerika Birleşik Devletleri, Ortadoğu’ya hâkim olabilmek ve
Ortadoğu’nun verimli yeraltı kaynaklarını kullanabilmek için, ünlü
böl-parçala-yönet fikrini hayata geçirmeye başlamışlardı.
Elbette
ki özgürlük vaadiyle kandırdıkları toplumları, öyle kendi başlarına bırakma
niyetleri yoktu. Bunu denemişler ve ortaya çıkan sonuçların, hiç de hesap
etmedikleri gibi oluşmasını izlemişlerdi. Öte yandan verilen vaatlerin
devamında, bir de onlarla ayrı ayrı ilgilenmek durumuna düşülmüştü.
İşte,
Ermenilerde durum bu şekilde olmamalıydı!
Öncelikle
onları da aralarında bölmenin ve her bir parçasını ayrı ayrı kullanmanın daha mantıklı
olacağı fikriyle hareket etmeye başladılar.
Bağımsız
bir vatanda özgürce yaşayacaklarını zanneden zavallı Ermeniler, önce içlerinde
bölündüler. Dinleri aynıydı. İncil okuyorlar, kiliselere gidiyorlar,
Hıristiyanlığın bütün ayinlerini eksiksiz olarak yerine getirmeye
uğraşıyorlardı. Oysa mezhep ayrımı ile ilgili proje ortaya konduğunda, zaman
içerisinde onlar da bu girdabın içinde mücadele etmeye başladılar.
Bir
kısmı Katolik, bir kısmı Ortodoks, bir kısmı Protestan ve geride kalan diğer
kısmı ise Gregoryen mezheplerine bölünüp eksildiler.
Tabi
Ermenilerin bölünmesi bununla da kalmadı!
Her
toplumda olduğu gibi onların içinde de siyasi ayrışmalar boy gösterdi.
Liberaller, Marksistler ve aşırı milliyetçiler de dini bölünmeye, siyasi
bölünmeyle eşlik edince, ortaya yönetilmesi kolay bir toplum çıktı.
Her
biri bağımsızlık ve dünya üzerinde bir vatan duygusunu taşısa da, olmayan
vatanlarının yönetim kavgası içten içe kendini göstermeye başlamıştı. Daha
doğru düzgün bir anayasaları bile yokken, her grup kendi fikirleri
doğrultusunda bildiler kaleme alıyor, her kesim kendi arasında mutabakat
sağladığı metinleri, bir diğer gruba kabul ettirmeye uğraşıyordu.
Öne
çıkan iki grup bu konuda diğerlerine göre birkaç adım daha ilerideydiler.
Ermeni Devrimci Federasyonu olan Taşnaksutyun ile Çan Partisi denilen Hınçak,
Ermenilerin siyasi hayatında sivrilmiş iki figürdü. İşin garibi bu iki grup,
Osmanlı dışındaki devletlerin destekleri olmasa bir gün bile ayakta kalacak
yeteneğe sahip olmayan maceracı tiplerden kurulmuştu.
İki
grubun arasındaki anlaşmazlığın asıl nedenlerinden biri ve belki de en
önemlisi, Taşnaksutyun taraftarlarının büyük bir çoğunluğunun Osmanlı
topraklarında yaşıyor olması ve bu topraklarda hak iddia etmesiydi. Oysa Hınçak
taraftarlarında durum tam tersiydi.
Onlar
Osmanlı topraklarında doğmamış, bu topraklarda büyümemiş ve bu topraklara ayak
basmamış Ermeniler tarafından kurulmuştu. Hepsi Kafkasya’nın zengin ailelerinin
çocukları olan Hınçak’ın kurucuları, okumak için gittikleri Fransa’nın başkenti
Paris başta olmak üzere, diğer Avrupa şehirlerinde Marksizm’i öğrenmişler ve bu
inanç ortamında bir kuruluşu hayata geçirmişlerdi.
Birini
alıp ötekine vurmak gibi, iki gruptan da aynı ses çıkıyordu.
Sözüm
ona bağımsız bir Ermenistan hayalleri ile yola çıkmışlardı, ama yayınladıkları
hiçbir bildiride bunun ne şekilde olacağı ve olası bir bağımsızlık halinde
Ermenilerin hayatlarının hangi ölçüde şekilleneceğine dair tek kelime
etmiyorlardı. Fikirleri farklı olsa da söylediklerine bakıldığında ortaya tek şey
çıkıyordu;
“Çeteler
kurmak ve onları eyleme hazırlamak… Her yola başvurarak halkın maneviyatını
güçlendirmek ve ihtilalci faaliyetini artırmak… Halkı silahlandırmak için her
yola başvurmak… İhtilal komiteleri oluşturmak ve bunlar arasında sıkı bağlantı kurmak…
Hükümet yetkililerini, muhbirleri, hainleri, soyguncuları yıldırmak… İnsan ve
silah nakliyatı için ulaştırmayı sağlamak… Hükümet kurumlarını yağmalamak ve
harap etmek…”
Bu
yöntemlerle hedeflerine koydukları sadece Türkler, Kürtler ve Süryaniler değildi
elbette. Fikirlerine karşı gelen Ermenileri de ajanlıkla suçlayıp, onları da
katletmekten bir an an olsun çekinmiyorlardı. Hesapta Ermenistan için
Anadolu’daki Ermenilerin haricinde kim varsa onlara savaş açılmıştı ama en az
onlar kadar kendi soydaşları Ermenilere de zarar vermekten çekinmiyorlardı…
Yarattıkları
terör ortamı, kurmak istedikleri Ermenistan hayallerinin önüne geçmişti.
Terörde hem para vardı, hem de otorite vardı. Kendilerinden korkulmasından haz
alıyorlar, ayrım gözetmeksizin katlettikleri vatandaşlardan yağmaladıklarıyla
da yavaş yavaş bir servet yapıyorlardı.
Terör
onlar için her şeyin üzerinde bir kutsallık taşımaya başlamıştı…
Devam edecek…









