Ermeni Sorunu değil, sorunlu Ermeniler - 3/3
Hürriyet için kan dökmek düsturunu taşıyanlar, kendi halklarını bile katletmekten bir nebze geri durmamışlardır.
Kaldığımız
yerden devam…
Daha
önce yayınlanan 1. ve 2. bölümlerde sözde soykırım iddialarını ortaya atanların
asıl amaçlarını, kimler tarafından yönlendirildiklerini ve o tarihte Osmanlı
topraklarında yaşayan Ermeni nüfusunun sayısını; buna ek olarak da tehcire tabi
tutulanların sayısı hakkında bilgiler vermiştim.
Bütün
bunlara ek olarak bir hatırlatma yapmak gerekiyor. Şöyle ki, tehcir kanununa
tabi olanların, yani bulundukları şehirlerden başka şehirlere sevk edilmesine
karar verilenlerin sayısı, Genel Kurmay Başkanlığı’nın arşivlerindeki belgelere
göre, 413.067 kişidir.
Fakat buna mukabil, ABD kaynaklarına göre, varış noktalarına ulaşanların sayısı
460.000 kişi olarak belirtilmektedir. Bu iki rakam arasındaki fark
araştırılması gereken konuların başında gelmektedir. Kaldı ki yolda hastalıktan
ve eşkıya saldırılarından dolayı hayatını kaybedenlerin de var olduğu
düşünülürse, ortaya hayli karışık bir hesap çıkmakta.
Şimdi başka bir
hadisesin kapağını açmak ve aklınıza yeni soru işaretleri koymak gerekiyor.
Ermeni Ulusal
Hareketi adıyla kurulan bir oluşumun, bu topraklarda başlattığı ilk isyan
hareketine göz atmak lazım.
Tarihi kaynaklara
göre Ermenilerin bu topraklarda devlete karşı başlattığı ilk isyan Zeytun İsyanı’dır.
İsyan, Maraş
vilayetinin Zeytun kazasında başladığı için bu adı almaktadır.
Kısaca belirtmek
gerekirse; 1780 yılında Zeytun Ermenileri, IV. Murat tarafından
verildiğini iddia ettikleri bir fermana dayanarak 1774'ten beri vergi vermeyi
reddetmekteydiler. Bu sorunu
çözmek için gelen Maraş valisi Ömer Paşa, Zeytun Ermenileri tarafından
öldürülünce kasaba, yedi ay sürecek bir
sıkıyönetime tâbi tutuldu. Bu, Ermenilerin Osmanlı
İmparatorluğu yönetimine
karşı ilk silahlı isyanıdır.
Tabi daha sonra Ermeniler Osmanlı hâkimiyeti altında otuza yakın isyan
çıkartmışlardır.
Ermeni
Ulusal Hareketi de bu isyan sonuçlarını temel alarak, Kafkasya ve Doğu
Anadolu’da kurulmasını hayal ettikleri devlet için, aynı yöntemleri izlemişler
ve 1880 yılında kurdukları Ermeni Yurttaşlar Birliği ile faaliyetlerini
sıklaştırmışlardır. Hatta yayınladıkları bir bildiride, “Kan dökmeden hürriyet
elde edilemez” fikrini açıkça ifade etmekten çekinmemişlerdir. Amaçları ihtilal
yolu ile devlet kurmak olan bu örgüt, daha sonra Taşnasutyun ve Hınçak ile
birleşip, ülkenin doğusunda ırk ve din ayrımı gözetmeksizin katliamlara
başlamışlardır.
Zeytun’da
başlayan ve kısa sürede bastırılan bu isyan, Osmanlı topraklarında bağımsız bir
devlet kurmak isteyen Ermeniler için bir başlangıç niteliğini taşımaktadır. Her
ne kadar bu isyan başarısız bir girişim olsa da, zamanın şartları, yani Osmanlı
Padişahı Sultan IV. Murad Han gibi sert mizaçlı bir padişaha başkaldırmanın
bile mümkün olabileceği yönünde düşüncelerin başlaması için bir mihenk taşı
olmuştur.
Sonraki
tarihlerde yani özellikle Taşnaksutyun ve Hınçak’ın yabancı devletlerin
desteğini alarak gerçekleştirdiği isyanlar göze çarpmaktadır. Bunların belli
başlı olanları ise,
1890 Erzurum isyanı
1890 Kumkapı gösterisi,
1892 - 93 Kayseri, Yozgat, Çorum, Merzifon olayları,
1894 Sason
isyanı,
1894 Bâb-ı âli gösterisi,
1894 Zeytun isyanı,
1896 Van isyanı ve İstanbul’da Osmanlı
Bankası’nın işgali,
1903 İkinci Sason isyanı,
1905 Sultan II. Abdülhamid’e suikast
teşebbüsü,
1909 Adana isyanı, olarak sıralanabilir.
Osmanlı Devlet Yönetimi’nin bu gibi
durumlar karşısındaki en belirgin özelliği, isyancılarla asla müzakere etmemesi
olarak kabul edilebilir. Çünkü devletin ve milletin bekası için, devlete
başkaldıranlar, ortadan kaldırılmadıkça ve suçluların hak ettiği idam hükmü
uygulanmadıkça, bu tip isyanlar yerlerine daha yeni isyanları getirecek ve
devletin en temel özelliğini taşıyan birlik kavramının zarar görmesine sebep
olacaktı.
Birinci Dünya Savaşı’na girildiğinde ise
durum daha da içinden çıkılmaz bir hal almaya başladı.
İngiltere, Fransa ve Rusya tarafından
oluşturulan İtilaf Devletleri’nin Osmanlı İmparatorluğu’na karşı başlattıkları
savaş, Osmanlı topraklarının özellikle doğu tarafındaki isyanların bir noktada
önünü açmıştı. Rus Çarı’nın verdiği maddi, askeri ve lojistik desteğiyle
harekete geçen Ermeniler, başta Erzurum olmak üzere birçok yerde savunmasız
halka karşı korkakça ve haince katliamlara giriştiler. Oldum olası cesaretleri
ve savaşma yetenekleri olmayan bu isyancılar; silahsız, savunmasız ve geneli
kadınlardan, çocuklardan ve yaşlılardan oluşan Türklere karşı acımasızca bir
soykırım planını uygulamaya koydular.
1992 yılında gerçekleştirdikleri Hocalı
Soykırımı hâlâ akıllarımızda yer almaktadır.
Hürriyet için kan dökmek düsturunu
taşıyanlar, kendi halklarını bile katletmekten bir nebze geri durmamışlardır.
Ermeni çetelerinin, Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilere karşı yaptıkları
katliamların ispatı bugün Genel Kurmay Başkanlığı ve Başbakanlık arşivlerinde
mevcuttur ve zaman zaman yayınlanmaktadır.
Osmanlı Hükümeti, isyan noktalarındaki
halkın can güvenliğini sağlamak için, onları daha tehlikesiz olduğunu
düşündükleri topraklara göndermeyi amaçlamıştır.
Asılsız iddialarını desteklemek adına
ellerinde bulunan asılsız belgeler ki bunların en ünlüsü Aram Andonyan adlı bir
gazetecinin(!) 1919-1920 yıllarında yazdığı Naim Beyin Anıları: Ermeni Tehciri ve
Katliamları ile ilgili Resmi Türk Belgeleri adlı kitabıdır.
Kitapta kısaca, Halep’teki Ermeni Tehciri
Koordinasyon Merkezi’nde görevli olan, buna rağmen devlet arşivlerinde hakkında
en küçük bir bilgiye ve kayda rastlanmayan, kimsenin tanımadığı ve bilmediği
Naim Bey adlı bir memurun anıları anlatılmaktadır.
Varlığı hiçbir zaman kanıtlanamamış bir
hayali karakterin, bu gazeteciye(!) ulaştırdığı elliye yakın belge ve iki
telgraf, kitabın içinde yer almakta ve hayali karakter Naim Bey, Ermenilere
yapılanların vicdanını yaraladığı belirtilmektedir. Her haliyle neresinden
bakarsanız bakın gerçek kişilerle ve olaylarla, hatta belgelerle alakası
olmayan bu provokasyon ürününün bugün dünyanın her yerindeki Türk düşmanı
tarihçiler için muteber olarak kabul edilmesi düşündürücüdür.









