Medeni Yaşamak İçin İntihar Ediyoruz
Son 40 yılda bu coğrafyada akan kan, çekilen sıkıntı her iki dünya savaşında bile çekilmedi. Ama bu son 40 yılda ABD dünyanın tek hâkimi, tüm dinlerde lanetlenmiş İsrail gizli yönetici güç olmayı başardı.
Birkaç kuruş bulabilirsek yazın bir naylon ayakkabı, kışın
bir lastik çizme alıp giyebiliyorduk. Onlar eskiyince naylon ayakkabı yorgan
iğnesi ve ipliği ile dikiliyor, çizme delinip yıpranınca solüsyonun halk
ağzındaki adı ile sülüksüyon ve bulunabilirse eski lastik parçaları ile
yapıştırılıyordu.
Çarşıda birkaç bakkaldan alınan malzemeler, tuz bez gaz
nadiren küp ya da kesme şekerdi. Her bayramda ayakkabı alınmaz, nadir bulunan deri
ayakkabılar büyükten küçüğe intikal eder boyanır bayramlık olurdu.
Kışları palto pardösü kaban bilinmez evlerde kalın yünden
örülmüş içine eski kumaşlardan oluşturulmuş astarlar geçirilip giyilirdi.
Evimizde bir süre gaz lambası ile aydınlandık. Ders çalışma
saatlerinde ortaya konulan lamba etrafında toplanılır el işi yapan aile
fertleri ile öğrenciler istifade ederdi. Koltuk yerine dayama yastıklar, kanepe
yerine tahta somyalar vardı.
Atıştırmalıklarımız bin bir türlü selofonlu katkılı ürünler
değil, buğday kavurgası, külde pişmiş nohut, kuru üzüm (o da bulunursa) evde
pişirilmiş somun ya da mayalı ekmek üstüne sürülmüş yoğurtlardı. Üstüne bir de
kırmızı biber ve tuz serpilince fast food denilen saçmalığın bin katı
lezzetinde bir tat verirdi.
Şehrin her sokağından çürük su denilen sulama suları akar,
bazı yerlerde de sulamada kullanılan çürük su çeşmeleri bulunurdu. Her evin
önündeki alan bahçe olur, çürük su ile sıra ile sulanan bu bahçelerde insanlar,
bir yıl önceden ürettiklerinden elde ettikleri tohumlardan yeni ürünler elde
eder sebze ihtiyacını oradan karşılardı.
Şehir içme suyu şebekesi olmadığından belirli yerlerdeki
çeşmelerden su bakır helkelerle, güğümlerle taşınırdı. Akşam saatlerinde bu
çeşmelerde uzun su sıraları oluşur, hanımlar koyu sohbet imkânları bulurlardı.
Ağırlığımız kadar su güğümlerini analarımıza yardım amacı ile yüzlerce metrelik
mesafeden çok taşıdık.
Kışın çamur, yazın toz doğal kozmetik malzemelerimizdi.
Asfalt tek bir caddede bulunur, ana caddeler ve önemli sokaklar, malta taşı ya
da kaba taşla döşeli olurdu.
İsmet Paşa caddesinde bir tek yabancı görülse herkes
birbirine kim olduğunu sorar, herkes herkesi tanırdı.
Bir mahalleden bir hanımefendiye sorsanız o akşam
komşularının tenceresinde ne kaynadığını bilirdi.
Her evde pişenden birkaç kaşık komşuya gider, komşudan da
gelirdi. Geçim darlığı olanlar bu ikramlarda öncelik sırasına sahipti.
Evlerde buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi,
elektrikli ütü, elektrik süpürgesi vs. gibi malzemeler bulunmaz, ama bunların
görevini yapacak çok basit ve verimli teknikler uygulanırdı.
Arazisi olup da tarımla uğraşanlar, bahçeden bostandan
geldiklerinde sokak başından başlar sokak sonuna kadar her eve tadımlıklar
bırakırdı.
Sonbaharlarda etlik yapılır, bir evinde etlik kesilen
sokakta, o akşam her sofrada et olurdu. Kasaptan et çok özel misafirler için,
ya da ramazan bayramları için, sebze meyve pazardan çok nadir olarak, belki de
memurlar tarafından alınırdı. Yazdan bahçeden hasat edilenler kurutulur kışın
yenirdi.
Hiçbir çocuk ve genç alenen ahlaka aykırı bir davranışta
bulunmaz, bu davranışlar büyük kınamalara hatta haddi aştığında kötek yemesine vesilesi
olurdu. Çocuk yüzünden kavga edildiğini 80 ihtilaline kadar duymadık. Kavgacı
ve asabi tabiatlı isek, kavgada dayak bile yemiş olsak, kavga ettiğimiz için
bir dayak da evde çekilirdi. Kavgalarda bıçak kullanılmaz, kullanılması şerefsizlik
olarak nitelenirdi.
Şehir birkaç polis ile idare edilir, mahkemelerde dosyalar
iki haneli rakamlarla ifade edilirdi. Çek senet istemek ayıp sayılır, söz
yeterdi.
Günün şartlarında zengince bir ailenin evladı sayılsak bile
bunlar sadece bizim değil herkesin yaşantısı idi. En zenginle en fakir
arasındaki fark, biraz daha güzel giysi, azıcık kaliteli halı kilim, belki
arada kasaptan alınan biraz et idi.
Dedelerimiz ninelerimiz hacca şehirdeki bir iki otobüsten birisi
ile, yani karayolu ile gider, Halepten, Şamdan, Kudüsten kartpostal atarlardı.
Dönüşlerinde Bağdatı anlatır, kerbela için gözyaşı dökerlerdi. Oralardaki
güzellikleri gelişmişliği övgü ile tarif ederlerdi.
Etrafımızdaki insanlar Karamanlı idi. Birkaç yıl önce
Karamana gelmiş bile olsa Karamanlı idi. Doğudan batıdan köyden de gelse yüzyıllardır
bu şehirde yaşayanlar tarafından bir ayrıma tabi tutulmazdı.
Dünya’da barış, Türkiye’de barış, insanlarda huzur ve
kardeşlik vardı. Gülmek serbest ve içtendi. Günün her saniye yaşanan bir
ritüeli idi. Gülmek için her an bahane aranır, fırsatlar yaratılırdı.
Yıkıntı haline getirilmiş bir caminin tamiri ile oluşturulan
kütüphanede işinin uzmanı 3-4 görevli dolup boşalan okuyuculara yetişmekte
zorlanırdı. Ev aboneliği ile ilgilendiğimiz konuda okuyacak kitap kalmayınca
Rahmeti bol olsun çatık kaşlı pırlanta kalpli Müdürün kapısını çalıp liste
verirdik. Bir çocuğun bu talebi bile bir resmi emir gibi zaman içinde yerine
getirilirdi.
Barış sadece Türkiye’de değil Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da
da vardı. Daha geniş ifade ile İslam coğrafyasının hepsinde. Sadece komünist
SSCB komşuları sessiz sedasız soykırıma tabi oluyormuş. Bunu da haberleşmenin
sıfıra yakın olmasından dolayı sonraları öğrenebildik.
Yukarda çizdiğim tabloya rağmen insanlar eksikleri ile dertlenmek,
yeni şeylere ulaşmak için yırtınmak yerine mevcudu en iyi şekilde
değerlendirip, ama her an üretmekle, imal etmekle, yeni bir şeyleri ortaya
koymakla meşguldü.
İsrail devleti kurulalı 10-15 yıl daha olmamıştı.
ABD denilen toplama devlet, İkinci Dünya savaşında yeni
adını duyurmuş, Gazap Üzümleri devşirmekle meşgul, sınırlarının dışına aklı ermeyecek
kadar aklı karışıktı.
Sonra Amerika’da tahsil yapanlar, staj görenler yönetici,
planlayıcı, sanayici, üst düzey askeri yetkili olmaya başladı.
Geldik bu güne… Bu günü anlatmaya elim varmıyor. Dilim dönse
de elim varmıyor.
Yedi düvele meydan okusak da, yangından çıkan bir medeniyeti
ihya etmekle öğünsek de Dünya siyasetinde tek bir kelam bilmiyormuşuz. Dış
politikada Cihanda Sulh gereği sanıp her aşa maydanoz olmuşuz. NATO da koltuk
değneği, CENTO da sahte kabadayı, BM de
kemiyet, dağılan SSCB de seyirci olmuşuz. Orta Doğu coğrafyasında mıymıntı, Avrupa
coğrafyasında öksüz oğlan gibi davranmışız.
Bu gün mutsuzuz, huzursuzuz. Şehirde beraber yaşadığımız,
tahsil hayatında sıra arkadaşı, asker arkadaşı, iş arkadaşı, meslektaş, mesai
arkadaşı olduğumuz ve bir lokmayı paylaştığımız derdine derman, yarasına merhem
olduğumuz, aynı bayrağı koruyup aynı vatanı savunduğumuz kardeşlerimizi kimler
kandırdı, kışkırttı.
Aynı safta namaza durduğumuz kardeşlerimiz, aynı dinden
insanlara bunu nasıl reva görüyor.
Bize apartmanlar, otomobiller, uçaklar, duble yollar, hızlı trenler,
buzdolapları, televizyonlar, çamaşır
bulaşık makineleri, bilgisayarlar, koltuklar, kanepeler, sitreç pantolonlar,
tişörtler, bikiniler, mayolar, markalı spor ayakkabılar, viski, bira, votka,
cazlı düğün adetleri, idamı kaldıracak kadar sınırsız suç işleme özgürlüğü vs.
verdiler. Karşılığında sade bizim değil tüm İslam coğrafyasının mutluluğunu,
huzurunu çaldılar.
Son 40 yılda bu coğrafyada akan kan, çekilen sıkıntı her iki
dünya savaşında bile çekilmedi.
Ama bu son 40 yılda ABD dünyanın tek hâkimi, tüm dinlerde
lanetlenmiş İsrail gizli yönetici güç olmayı başardı.
Aldatılmış, kandırılmış günlük maişetinden ziyade günün
modern yaşantısının gerekleri için, her kutsalı, her manevi değeri unutup
kapital savaşına düşürülmüş, kardeşliğini, dindaşlığını, tarihini, geçmişini,
ortak manevi değerlerini unutmuş bir toplum isek bu yaşananlar normaldir. Devletler
iktidar ve hâkimiyet kavgasındakiler tarafından yönetilirken, İslam’ın kalbinin
bulunduğu ülke ABD kuklası oldu ise, yöneticiler değil sınır ötesini, ülkesinin
içini bile unuttu ise, geldiğimiz nokta, HAÇLI ORDULARININ yüzlerce yılda onlarca
seferde başaramadıkları için son denemeleridir.
Elde ettiğimiz medeniyetin bedelini ödemek üzereyiz. Bu gün
uğruna tüm değerleri unuttuğumuz medeni kazanımlarımız kendimizi korumakta
acaba yeterli olacak mı?
Pakistan, Afganistan, İran, Irak, Suriye, Mısır, Libya, Yugoslavya,
Sudan ve Somali’de faydalı olamadı.
Biz medeni kazanımlar için savaş vermeye devam ettikçe, medeni lüks ihtiyaçlar için verdiğimiz savaşta aslımızı unuttukça, aslında intihar ediyoruz.









