Ortaya Karışık...
Biraz düşünelim…
Basılı bir gazetede ilk yazılarımızın yayınlanmasından bu
yana yarım asra yakın bir zaman geçti. Fiilen gazetecilik yapmadığımız dönemlerde
bile yazmaya devam ettik.
Kültürel konularda çok iyi bir arşivci olmamıza rağmen,
kendi yazılarımız konusunda tabiri caiz ise çok pasaklıyız. Bugün, değil ilk
yazılarımızdan, son yazılarımızdan bile elimizde kalan olmamıştır. Çünkü
yazılarımızı hiçbir zaman kendimiz için yazmadık.
Sık sık da kinayeli, teşbihli ve nokta hedefi olmayan yazılar
yazdığımızdan şikâyet edilir. Hak verdiklerimiz de olmuştur.
Ama bu yazılarımızdan dolayı zaman zaman, çok basit görünen
takdirler bizim ömrümüze ömür katmıştır. Bizim gibi bir Karaman Aşığı
kardeşimizin, yüksek bir binada, pencere kenarına çağırıp, şehri gösterip;
“Karaman bu hale gelebildi ve bu kadar kalkınıp gelişti ise bunda sizin
katkınız herkesten fazladır” sözü bir ömür yetecek doping gibi gelmiştir.
İlk yazılarımızdaki hedefler arasında; tarımsal kalkınma,
organize sanayi, vilayet olabilme, sağlık ve eğitim kurumları, üniversite,
kültürümüzün korunması ve Karamanın tanıtımı bulunuyordu.
Bunları alt başlıklara sıralarsak çok geniş kavramları
işledik. Bunun için de ilk yapmamız gereken Karamanı ve genelde Ülkemizi
tanımaktı. Okuduk, araştırdık, sorduk, soruşturduk. Şu an yazılı kaynaklardan
oluşan güzel de bir arşive sahip olduk.
Bir şansımız da; bugün sağ olsalar şehrin çehresini ve bakış
açısını değiştirecek D. Ali Gülcan, İbrahim Hulisi Güngör, Dr. Mehmet Armutlu,
Bekir Sıtkı Erdoğan gibi dinlenmeye çekilmiş, kıymeti bilinmemiş veya az
bilinmiş değerlerle tanışmak ve istifade etmek olmuştur.
Bu gün de değerli çalışmaları ile ışık tutan; Av. Ömer
Karayumak, Osman Nuri Koçak, Şerafettin Güç, Osman Ülkümen, Hikmet Elitaş,
Ahmet Mısırlıoğlu, gibi daha pek çok kardeşimin çabaları aynı yöndedir.
Yazılarımızda konuları işleyiş tarzımızın farklı ve zor
anlaşıldığından da zaman zaman eleştiriler alırız. Haklılık payı elbette
vardır. Hedefimiz ortak bir kültüre sahip insanlardır. Bahsettiğimiz kültür
tahsil ile kazanılan değil yaşam ile kazanılandır. İmkânsızlıkların tahsiline engel
olmasına aldırış etmeden kendisini yetiştirip Halk Ordinaryüsü diyebileceğimiz
o kadar çok insan tanıdık ki.
Biz de yazılarımızda bu kültür ortalamasını hedef alır,
anlaşılabilir olmasına azami dikkat gösteririz. Çok şükür ki anlayanımız bin,
anlayamayanımız çok az, anlamak istemeyenimiz de bir kaçtır.
Maddi kaygı gütmeden karaladığımız kâğıtlar, tükettiğimiz
mürekkepler ve son yıllardaki elektronik aletlerin eskittiğimiz klavyeleri
sayesinde “Allah Rızası” olan hedefimize yürümeye çalıştık.
Çaba gösterdiğimiz amaçlardan haklı olarak istifade edenler
bizi mutlu etti; Bir hastanede tedavi görüp sağlığına kavuşan hasta, birkaç
dakikada hastaya müdahale eden ambülanslar, 60 kişilik sınıflardan 20 kişiye
düşen sınıflarda eğitim gören bir sabi, (1. İstasyon Caddesinde manitasını
koluna atıp da yatak odasında yapılmayacakları yapsa da) dışardan gelmiş bir
üniversite öğrencisi, Organize Sanayiden dağılan bisküvi ve çikolata kokuları,
temelinde alın terimiz olan küçük Sanayi Sitesinde esnafın buğusu tüten çayı,
Anadolu Liseleri, Karamanı 7 iklim 4 bucağa bağlayan güzel yollarda seyreden
araçlar, ekin biçen biçerdöverler, 4 çeker traktöründe klima ile serinleyip
müzik kolonlarından bangır bangır Orhan Abisini dinleyen çiftçiler, barajlar,
kapalı sulama sistemleri, köstebek yuvasına dönüp de içinden tarih fışkıran
Karaman Kalesi, on binleri ağırlayan etkinliklere ev sahipliği yapan Aktekke Meydanı,
(siyasi kaygılarla birkaç kişinin keyfi emellerine tahsis edilerek yüzbinlerce
kişinin hakkı gasp edilse de) kurtarılan Hatuniye Medresesi, yolları parke
taşlı, parklarında bacıların kirman eğirdikleri köyler, musluğu her açtığımızda
içilecek nitelikte olmasa da akan sularımız, yılan hikâyesine dönse de
konuşması ve adı bile güzle olan hızlı tren ve hava alanımız vs. bize mutluluk
veren şeylerdir.
Hedefimiz maddi kazanımlar değil, memleketin hak ettiği
kalkınmaya ulaşması idi. Bu her türlü maddi kazanımın üstünde bir keyif verdi.
Tüm bunlarla
uğraşırken, gayrı meşru çıkarlarına engel olduklarımızdan biraz çektik.
Anlayamayıp da kıt aklı ile aleyhte yorumlayıp kılıç kalkan üzerimize gelenlerden
de çektik. “Ben Allah’ın yeryüzü temsilcisiyim küçük dağları ben yarattım”
deyip de eleştiri ve yol gösterilme gibi güzelliklere haince saldıranlardan da
çektik. Bizim maddi beklentilerimiz olmadığını bilip bizim manevi
hizmetlerimizi bizden habersiz maddi çıkarlara çevirip cukkalyanlar da oldu.
Maddi ya da manevi menfaatleri için yolumuza paspas olurcasına serilip ar
günümüzde ve dar günümüzde köstek vuranlar da oldu.
Olsun… Toplum halinde yaşıyorsak bunlar da olacak.
“Karamanım bir güldür” dedik dikenin verdiği acıya katlandık.
Durup dururken nereden çıktı bu yazı?
Ben de bilmiyorum.
Karamanın son günlerdeki durgunluğu, suskunluğu, duran
yatırımlar, artan pis dedikodular, şer kokan iftira-gıybet, hakkı olmadığını
bile bile makam işgal edip kişisel çıkarlarında kullananlar, çevresindeki çıkar
guruplarına uçkurunu teslim edip de insanlığını ve güzel hasletlerini
kullanmaktan aciz kalanalar, bin bir vaat ile vekâlet isteyip asilleri
unutanlar, kalıbının adamı olmaktan uzak dev cüsselerini karıncaların
kemirmesine aldırış etmeyenler, Karamana hizmet ve yatırım için gecesini
gündüzüne katıp da üç beş çapulcuya çocukça bir mantıkla küsüp “artık ben
karışmıyorum” diyen devler, sokaktaki vatandaşta her geçen gün artan
huzursuzluk, genel olarak bu Mübarek Şehre yakışmayacak pek çok görüntü
etkiledi sanırım bizi.
Biraz düşünebilir miyiz diye belki…
Bir çıkış, bir uyanış, bir kendimize geliş olur mu diye
belki…
Kısa vadede bir kişisel çıkarın, uzun vadedeki toplumsal
çıkarların önüne geçmesinin, kişiye mutluluk değil bela getirdiğini ikaz için
belki…
Biraz düşünelim…









