Tanıtım
İnsanı tanımadan, özümüzü tanımadan, maddi varlıkları tanımak imkânsızdır. Tanımadığımız hiçbir şeyi de TANITAMAYIZ.
Bir tanıtım masalı tutturmuş gidiyoruz.
Kendimizi, şehrimizi, bölgemizi, ülkemizi, ürünümüzü,
inançlarımızı, fikirlerimizi vs. tanıtamadığımızdan şikâyet eder dururuz.
Bir farklı açıdan bakarsak belki de tanıtmamaktan ziyade
tanımamaktan şikâyetçi olmalıyız.
Şehrini tanıtamadıklarını ifade edenlere sormak lazım, “Sen
ne kadar tanıyorsun?” diye.
Hatta dönüp “Dünyayı ne kadar tanıyorsun?” diye sormak lazım.
Halkların kardeşliği nutukları atanlara, Ümmetçilik konusunda
ahkâm kesenlere, Milliyetçilik ateşi ile yanıp tutuşuyorum diyenlere, Şeriat
isterük nidaları atanlara sormak lazım:
Her gün yanı başımızda, insanlar, Müslümanlar, masum ve sivil
canlar, batının kurduğu düzmece örgüt adlı cellatlar tarafından soykırıma tabi
tutulurken gerçekten bu dünyayı tanıyor musunuz?
Hümanist nutuklar atanları da ilave ederek yine aynı kişilere
sormak lazım. Batının yeraltı zenginliklerini sömürmek için cahil ve geri
kalmaları için, yokluk kıtlık açlık ve salgın hastalıklardan ölmeleri için,
birbirlerini palalarla doğramaları için planlar uyguladığı bir Afrika kıtasını
da barındıran Dünyayı ne kadar tanıyorsun?
Uzak doğuda dinlerinden dolayı insanlık dışı işkenceler gören
Müslümanların, etnik kökenlerinden dolayı soykırıma tabi tutulan Türklerin varlığını
ne kadar hissediyorsun?
Şu an ilk ikisinden daha kanlı, daha yok edici ve gelecekte
kesin batının zaferi ile sonuçlanacak bir 3. Dünya Savaşının kıran kırana devam
ettiğinin farkında mısın?
Yüzlerce yıldır Haçlı Ordularının hezimetleri ile
kıvrananların, bugün içimizden örgütledikleri Haçlı zihniyetlilerle, son ve
ölümcül bir Haçlı Seferi düzenlediklerini, üstelik bu seferin öncekilerin
aksine batıdan doğuya değil de doğudan batıya ilerlemekte olduğunu, bunun için
de milliyet ve etnik köken kavramlarını bir kenara bırakan tüm Hristiyanların
tek vücut olduklarını biliyor musun?
Adriyatik’ten Çin Denizine kadar konuşulan bir dilin yerini
uydurukçaya bırakmakta olduğunu, dilini kaybeden toplumların her şeylerini
kaybedeceklerini düşünebiliyor musun?
Atalarımızın kan
ektiği ve can bitecek bu topraklardan kendimize bile yetmeyen üretimlerle
yıllardır, yatırımsız, tekniksiz ve bilgisiz çırpınmanın, sonra da siyaset,
din, mezhep, sağ sol, Kürt Türk kavgaları ile ilerlemek yerine gerilemek
zorunda bırakıldığımızın farkında mısın?
Mikrofonu eline alınca mangalda kül bırakmayan siyasilere
sormak lazım: Temsil ettiğini iddia ettiğin halkı, vatandaşı Milleti ne kadar
tanıyorsun. Günlük hayatları nedir, sıkıntı ve dertleri nelerdir, onları
bekleyecek gelecek nedir?
Her yıl 3-4 bin arası şehrimize gelen ve toplamda on bin
rakamını geçen öğrencilerden birsinin çok güzel bir ifadesi olmuştu.
“Karaman’da 4 yıl kaldık. Herkesin ağzında bir Yunus Emre kelimesi dolaştı
durdu. “Karamanlı Yunus Emre” dediler durdular. Ama biz bu şahsiyetle bir
tanışamadan gidiyoruz. Çok isterdik Yunus Emre Hz. leri ile tanışmayı. Ama
adından başka bir şey duymadık ve görmedik.” Bu lafı dedirten üst düzey
yöneticilere sormak lazım. “Siz Yunus Emre Hz. lerini ne kadar tanıyorsunuz?
Karaman hakkında bir şeyler söylemek gerektiği zaman yerden
yere vuran, tutulacak bir yerini bırakmayıp da, az sonra “Karaman – Konya” denildiği zaman isyan
edenler Karaman için hangi güzelliği ortaya koymuşlardır. Maddi ve manevi ne
üretmişlerdir.
Kalben sadece Yaratan’ın bildiği, dil ile ifade edilen bir
inancı ne kadar tanıyor ve davranışlarımıza yansıtıyoruz? Bu inancı tanıtmak
için ne kadar örnek olabiliyoruz?
Kişinin kendisini bilmesi kadar büyük erdem yoktur.
Tüm bunları bilmek için de insanın önce kendisini bilmesi,
tanıması gereklidir.
Tanıtamamaktan şikâyet eden bizler, acaba KENDİMİZİ ne kadar
tanıyoruz?
Her gün bir arada yaşamak zorunda olduğumuz bir birimizi ne
kadar tanıyoruz?
İnsanı tanımadan, özümüzü tanımadan, maddi varlıkları tanımak
imkânsızdır. Tanımadığımız hiçbir şeyi de TANITAMAYIZ.









