Türkiye Sömürge Olmaktan Kurtulmalıdır…
Bir tüketim toplumu olduk çıktık. Üretimi unuttuk.
Yıllar önce Türkiye’de siyaset ve ekonomi şekillenirken saatler süren tartışmalar yaşanırdı. Devletini ve Milletini seven gençler bu işi ahlak, saygı ve sağduyu içerisinde yaparlardı.
Dış güçlerin kullandığı, kandırdığı ve damarlarındaki deli kana
yön veremeyen birçok genç, memlekete zarar vermek pahasına büyük felaketler
yaşadılar, pek çoğu da canlarından oldu. Bir kısmını da haçlıların apoletlisi
“netekim” beslemekten bıktı icabına baktı.
O yıllar bir tek konu vardı. Komünizm…
Aman da aman ne öcüydü ne öcü… Bir insana dünyanın en büyük
hakaretini yapmak için “KOMONİST” demek yetiyordu.
Bu yasaktan keyif alan o kandırılmış gençlik de, protest,
isyancı duruşlarını bu kelime arkasına gizliyordu. Aslında sorsanız kelime
anlamını dahi bilmedikleri bu siyasi görüş için silahlanıyor, can alıyor, can
veriyordu. Onların karanlık destekçileri olan haçlı köpekleri de gizlendikleri
yerden kıkır kıkır gülüyordu.
Okumaktan uykusuz kaldığımız, genç yaşta gözlerimizi
bozduğumuz yıllarda, en çok da merak ettiğimiz şeydi bunlar. Yaşıtlarımız neden
ölüyor, öldürüyor?
Ekmeğimizden keserek, bulunması en zor kitapları günlerce
arayıp bulup soluksuz okuyorduk. Her siyasi görüşün en uç noktalarına kadar tüm
yayınları da temin etmiştik.
Hoş, bunları evimizde bulundurmaktan dolayı yapılan bir
şikâyetle, birkaç gecemizi Ankara Emniyetinde ve daha sonra da Savcı karşısında
geçirdiğimiz de olmuştu. Bu ülkede okumak öğrenmek de suçtu. Emniyet Şube
Müdürü Sol-Sağ-İslami yayınların en uç noktalarındaki kitapların bir arada
evimde bulunmasına anlam veremiyor “(….) hakaretlerden sonra Ulan! sağcı desem
sol yayının sende ne işi var, solcu desem sağcı ve İslami yayınların ne işi
var. Necisin LAN sen?” diyerek parmağını şıklatıyor ve komut almış robot misali
adamları da copları indiriyordu.
Savcı okuduğumuz okulun yardımcı ders kitabı niteliğinde
saydığı bu kitaplar nedeni ile bizi suçsuz bulduktan sonra, o şube müdürünün
cehaletini saklayan özür diler mahiyetteki konuşması bile, bir genci devlet
düşmanı yapmaktan alıkoyamazdı. Ama biz devletimizi onları yönetenlerin
hatalarına rağmen can verecek kadar sevmekten asla geri durmadık.
Bu hengâmede o “Komonizm” denilen şeyin ne uyduruk, ne saçma
ve insanları yok eden bir düzen olduğunu görme fırsatımız oldu.
Ama gözden kaçan bir başka tehlikeyi de o yıllarda ayan
beyan görmek kısmet oldu. Aslında o komünizm denilen illeti, komünist ülkeler
değil aksine ABD ve AET (Bugünkü AB) ülkeleri büyük maddi ve manevi destekler
sayesinde bizim başımıza sarmışlardı.
Yıllarca bunu haykırdık. Komünizm kendi kuralları ile
kendisini kısa bir zaman diliminde yok edecek kadar insan fıtratına aykırı bir
nizamdı. Gerçek tehlike emperyalizm ve kapitalizmdir.
Netekim faciasından sonra bu haçlı zihniyet planın ikinci
aşamasını devreye sokuverdi.
Teknik ve medeniyet düşkünü halkımıza her türlü lüksü servis
etmeye başladılar.
Bedeli?
Bedeli de yoktu… Tek şartları ne yap et bunlara sahip ol.
Köşeyi dön. İşini bil, işini bitir… Yeter ki bağlı olduğun temel değerleri göz ardı
et, onları unut, çöpe at. Namus, şeref, iffet, onur, helal-haram, örf adet
gelenek, temel kültürel değerleri koy çuvala at kör kuyulara…
Öyle de yaptık…
Bir televizyon çılgınlığı, bir video çılgınlığı, bir cep
telefonu çılgınlığı, lüks ev, lüks eşya çılgınlığı, bir farklı yemek arayışı
çılgınlığı, bir otomobil çılgınlığı, bir sahil tatili çılgınlığı, bir açık
saçık giyinme çılgınlığı, markalı giyinme çılgınlığı, bir futbol çılgınlığı,
bir star sanatçılara hayranlık çılgınlığı ve yabancı müzik ve dillere hayranlık
çılgınlığı aldı başını gitti.
Maliyetinin binlerce katına servis edilen bu hizmetlerin
hepsi de, haçlılar tarafından Yurda sokulan, ya da yurtta onların adamaları
tarafından üretilen şeylerdi. Onların çöplüklerindekileri alıp baş tacı
yapabilecek kadar adileştik.
Tüm bunlara Devletimizi yönetenler bön bön bakmakla
yetindiler. Hatta çoğu zaman da ciddi teşviklerde bulundurlar.
Şu an nüfusumuzun bir kaç katı televizyon, video, video
kamera, fotoğraf makinesi, bilgisayar, nüfusumuzun onlarca katı cep telefonu ve
bunların yardımcı maddeleri bu memlekete girdi. Hem de maliyetlerinin onlarca
misli fiyatlarla. Hala da girmekte…
Basit bir örnekle; Çin, Tayvan veya Malezya’da üretilip
orada 10 sent uluslararası fiyatı olan ürün, Türkiye’de 2-3 dolar bedeli olan
TL lere satıldı, satılıyor.
Kazancımızın birkaç katı harcamalarla bu furyaya kapılmayanımız
kalmamıştır. Evine ekmek götürmekte zorlanan, evladına simit parası veremeyen
adamın elinde, bir yıllık kazancına bedel bu cihazlar ve aletler normal
karşılanmaya başladı.
Bunların üretimi için Devlet en küçük bir teşvikte
bulunmadı. Üretimine niyet edenlerin sesini kestiler. Önünü tıkadılar. Hatta
onu mahvettiler.
Bir tüketim toplumu olduk çıktık. Üretimi unuttuk.
Öyle basite indirgeyelim ki daha iyi anlaşılsın.
Köylümüz avlusunda beslediği üç beş tavuğu, kapıdaki bir
ineğini, üç beş koyununu sattı, yumurtayı sütü eti marketlerden almaya başladı.
Avlusuna üç kök domates üç kök biber üç kök kabak ekmedi ve manavdan temin
etmeye başladı.
Kendi ürünümüz deme zevkini unuttuk. Bunu ben yaptım diyenle
dalga geçtik. “Ulan pazarda 3 lira sen kaça mal ettin, 5 lira. Salak mısın olum
sen” dedik.
Şu an Türkiye Haçlıların iki raylı güzergâhında yok olmaya
doğru gitmektedir.
Bunlardan daha tehlikeli olanı kültür emperyalizmidir. Bizi
BİZ yapan tüm değerlerimiz yok oldu, oluyor, olması için de her şey yapılıyor.
Bir diğeri de ciddi bir iddia olacak ama Türkiye şu an bir
haçlı sömürgesidir. ABD-AB-ÇİN üçgeni ortasında sağılan durumdadır.
Vatandaşları da bu sağılan değerleri üreten hücrelerdir. Karşılığında da sadece
var olmayı düşünmekten başka da bir fikri yoktur.
Yine çok iddialı bir laf olacak belki ama şu an çalışabilir
nüfusumuz üzerinde ciddi bir araştırma yapalım; Mevcut işgücü kapasitemizin
sadece yüzde 5-10 arası üreten bir toplumuz. Bir kısmı al-satçı, bir kısmı
yatır-kazancı ama yarıdan çok daha fazlası da üretmeden beleş yiyicidir.
Etrafınızdaki 10-20 kişiyi bir tahlil ederseniz bu tabloyu belki de daha da
kötüsünü göreceksiniz.
Yönetici olarak işe başladığımız bir işyerinde tüm
çalışanlara birer boş kağıt dağıtmış ve bir hafta boyunca yaptığı en basitinden
en önemlisine kadar işleri not almasını söylediğimizde boş gelen kağıtlar
olmuştu. Bir iki satırla gelen çoğunlukta idi.
Boş duran bir insana selam vermeden geçip, dönüşte aynı
adamı bir çöple yer eşelerken gördüğü için selam veren Peygamberimize yoldaşları
sorarlar “Efendim, geçerken selam vermediğiniz bu adama dönüşte neden selam
verdiniz?”
Cevap bizim tüm sorunlarımıza çözüm olacak niteliktedir:
“İlk geçişimizde bomboş oturuyordu, ama şimdi bir çöple bile olsa yeri
eşeliyor, boş durmuyor”
Bu Millete hazır yemeyi teşvik edenler, lükse alıştırıp
sömürge haline getirenler, üretime engel olanlar, teşvik etmeyenler, bu furyaya
saf, masum ve bilinçsiz uyanlar aslında haçlılara hizmet etmektedirler…
Not: Konunun önemi açısından makale kalıbının ötesinde çok uzun bir yazı oldu. Saygılarımla affınıza sığınıyorum.









